• USD Alış: 3.6521
  • USD Satış: 3.6667
  • Euro Alış: 4.2959
  • Euro Satış: 4.3131
"ATATÜRK'E VERDİĞİM CEVAP YÜZÜNDEN 79 YILDIR AĞLIYORUM"

"ATATÜRK'E VERDİĞİM CEVAP YÜZÜNDEN 79 YILDIR AĞLIYORUM"

09.09.2017 - 13:18:24 | G.Sever

Cumhuriyet sevdalısı, Türkiye aşığı 90 yaşında bir çınar. Henüz 11 yaşındayken, at üzerinde kendisine yaklaşan üniformalı bir askerin “Sen Mustafa Kemal’i tanıyor musun?” sorusuna “Onu kim tanımaz. O çok büyük adamdır! Yoksa sen kendini o mu sanıyorsun!” diye cevap veren; o kişinin Atatürk olduğunu öğrendikten sonra ise yıllar süren derin bir üzüntüye boğulan Şüheda Özgür … Bir asra yaklaşan yaşı ve hatıralarıyla ‘yaşayan tarih …’ Onun hayat hikayesini okuduğunuzda bu yakıştırmanın, tam da yerinde bir nitelendirme olduğuna hak vereceksiniz.
Şüheda Özgür Varna’da dünyaya geldi. Babası gümrük memuru, annesi ev hanımıydı. Bir de kız kardeşi vardı. Soğuk savaş yıllarında Varna’da henüz 3 yaşındayken okula başladı. Piyano, keman dersleri aldı. Daha sonra Türk okuluna kayıt olan Şüheda Özgür buradan ‘Alûlalâ’ derecesiyle mezun oldu. Özgür, o yıllarda yaşadıkları memleket hasretini; “Babamı ziyarete gittiğimizde binanın önünde dalgalanan Türk bayrağına sarılırdım!” sözleriyle anlatıyor.
Cumhuriyet’in kuruluşunun 11. yıldönümü kutlamalarına katılmak üzere 1930 yılında ailece İstanbul’a gelen Özgür ailesi bir daha geri dönmedi. Şüheda Özgür, o yıllarda babasının nüfus cüzdanı olmadığı için iş bulamadığını ve uzun süren bir yokluk dönemi geçirdiklerini anlatıyor. Tekirdağ’da bir tanıdık bulduktan sonra iş ümidiyle İstanbul’dan ayrılma kararı alıyorlar. Tekirdağ’a gelmeleri ise ancak küçük kardeşinin pusetini satmakla mümkün oluyor. Bugün 90’lı yaşlarını yaşayan Şüheda Özgür hayat hikayesini, Atatürk ile ilk karşılaşmasını ve İsmet İnönü ile ilgili hatıralarını Aktüel Yaşam Dergisi okurları için anlattı.


 

Şüheda Özgür, herkesin ilgiyle okuyacağı, bir çok kişiye ilham verecek başarı hikayesi ve anılarını bugünlerde kaleme alıyor. Özgür, şimdiye kadar 3 defter doldurdu. Özgür’ün biyografisi yakında kitap olacak.

Öncelikle sizi daha yakından tanımak istiyoruz. Bize çocukluk ve gençlik yıllarınızdan bahseder misiniz?
Ben Varna’da doğdum. Cumhuriyet Bayramı’nın 11. yıldönümü kutlamaları için 1930 yılında Türkiye’ye geldik. O yıllarda Türkiye’ye girişimiz yasaktı. Sınırlar kapalıydı. Babam o zamanlar konsoloslukta görev yapıyor. 4 dil biliyor. Transilvanya adında turist vapurunun Varna’ya uğrayacağını öğrenir öğrenmez de Türkiye’ye gelmek üzere ‘turist’ olarak başvuru yapıyor. O zaman kardeşim 6 aylık. Ben 6 yaşındayım.

Türkiye’de yakınlarınız var mıydı?
Hayır. Kimsemiz yoktu. Ne kalacak evimiz, ne kapısını çalacak bir yakınımız vardı. Annem o zaman 26 yaşında. O yıllarda Varna’da huzursuz bir ortam var. ‘Köylerde gül sopalarıyla Türkleri dövüyorlar.’ diye duyuyorduk hep.

Peki neden İstanbul’a gelmek istediniz?
Babam Balkan Savaşı’nda Romen askeri olarak Türkler’e (Osmanlı’ya) teslim oluyor. Hatta babam süvari diye Topkapı’da atların bakım işini babama veriyorlar. Tabi babam o zaman bekar. Sonra teklif ediyorlar ama Türkiye’de kalmayı kabul etmiyor. Dönünce de konsolosta görevli subay olarak hayatına devam ediyor. Sonra annemle evleniyorlar. Babam işten çıkarılıyor. Sonra da İstanbul’a gitme fikri çıkıyor ortaya.

Varna’dan İstanbul’a gelişinizde unutamadığınız bir an var mı?
Unutamadığım olay; annemin gemiye binerken elinde bir çiçeğin olması ve görevli bir askerin yanımıza gelip o çiçeği, “Mustafa Kemal’e bir avuç toprak yok!” diyerek alıp denize attığıdır. Bir de İstanbul’a vardığımızda havanın sisli olduğunu hatırlıyorum. Babam kaptan köşkündeydi. Beni kucağına alıp “Bak şu karşıda görünen yer İstanbul” dediğinde ben anaokulunda öğrendiğim “Ey İstanbul sen ne güzel bir şehirsin!” şarkısını söylemeye başladım. Kaptan bile ağlamış. Annem hep derdi; “Sen kaptanı bile ağlattın.” diye.

Anne tarafınız Türk. Öyle mi?
Evet. Biz kendisini görmedik ancak ananem İstanbullu. Osmanlı pasaportuna sahip olduğu için o yıllarda 6 ayda bir İstanbul’a gelirmiş. Dedem de Osmanlı döneminde 4 eyaletin kadısıymış. 

İstanbul’a geldikten sonra neler yaptınız?
Geldik ama nüfus kağıdımız yok. Yer yöre bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey Varna’dan gelen kömür sobaları vardı. Onun sahibini tanıyormuş babam. İş aramak için onun kapısını çalıyor. Adam da diyor ki, “Hiç arama. Nüfus kağıdın olmadan hiçbir yere giremezsin. Tekirdağ’da annemin uzak bir akrabası var. Bizden çok önce gelmiş. O akıllarına geliyor ve ‘hiç olmazsa bir tanıdık var, iş bulabiliriz’ ümidiyle Tekirdağ’a gitmeye karar veriyorlar. Geleceğimiz zamanı hatırlıyorum. Kardeşimin iki puseti var. Para yok. Onun birini sattık yol parası yaptım.


(ŞÜDEDA ÖZGÜR, OP.DR ADEM TOPALOĞLU İLE BİRLİKTE)

Kardeşiniz hayatta mı?
Maalesef kaybettik. Kız kardeşim Müseccel Demir Kolombiya Üniversitesi’nde okudu. Cerrah oldu. İstanbul Florance Nightingale’nin kurucusudur. Hala ismi hastanenin girişinde yazılı olarak durmaktadır.

Babanız Tekirdağ’a geldikten sonra iş bulabilmiş miydi?
Babamı Tekirdağ’da karayolları müdürü yanına aldı. Kemerburgaz’dan Karadeniz’e kadar olan yollar babamın emeğidir. Babam o zaman her sabah evden çıkıp 10 km. yürüyordu. Yol üzerindeki ağaç bakımını yapıyordu.

Siz Türkiye’ye geldikten sonra okula devam edebildiniz mi?
Varna’da 3 yaşında okula başladım. Piyano öğrendim. Çok başarılı oldum. Türk okuluna devroldum. Diploma derecem ‘Alulalâ’ yani ‘Çok iyi’ idi. O zamanlar Türkiye’deki tek ispatımız bu diplomaydı. Tekirdağ’a geldikten sonra, o yıllarda Rüstempaşa Camii’nin bitişiğinde bulunan Cumhuriyet İlkokulu vardı. Oraya gittim. Okul müdürü bana Cumhuriyet gazetesinin logosunu gösterdi. “Burada ne yazıyor?” diye sordu. Ben de –bunu kim bilmez- edasıyla “Cumhuriyet” dedim. Ben ilk okulu okudum bitirdim ama nüfus kâğıdımız hala yoktu. Bugün var ama hala bilgilerinde hata var. (Gülüyor …)

O yıllarda Tekirdağ nasıldı?
Bugün nasılsa aynen öyleydi. Ona çok üzülüyorum.

Ailece o günleri nasıl geçirdiniz?
Annemin çok göz yaşı döktüğünü bilirim. Babam konsolosluktayken potinleri ve tozlukları vardı. Türkiye’ye döndükten sonra annemin babamın ayağına çarık giydirirken ağladığını bilirim. Düşün o kişi subay ama iş bulamıyor. Bugün o Tekirdağ sahilindeki ağaçları diken kişi benim babam. O ağaçları görünce hala hüzünlenirim. Annem de babam da çok iyi insanlardı. Beni bayrak, asker, vatan millet duygusunu aşılayarak yetiştiren onlardır. Annem asker görse ağlardı. Particilikle de hiç işimiz olmadı.

Atatürk ile karşılaştığınız anı anlatır mısınız?
İlkokuldaki hocamız muazzam bir Atatürkçüydü. İlkokulda bizi o kadar iyi yetiştirdi ki anlatamam. O yıllarda, Cumhuriyet meydanındaki (şimdiki Hüseyin Pehlivan heykelinin olduğu yerde) bir balık çarşısı vardı. 8 yerinden su akan bir şadırvan vardı. Şadırvanın önünde duruyordum. Karşıdan beyaz bir at ve üzerinde üniformalı bir askerin yaklaştığını gördüm. Annem hep tembihlerdi; “Atın önünden sakın geçme” diye. Ben de durdum yavaş yaklaşan atın geçmesini bekledim. Bana yaklaşınca durdu ve “geç” diye işaret etti. Başımı ‘hayır’ anlamında salladım ve ‘sen geç’ dedim.
Üzerindeki asker bana tebessümle baktı; “Çocuk! Sen Mustafa Kemal’i tanıyor musun” diye sordu. Ben de “Mustafa Kemal’i kim tanımaz ki; o çok büyük bir adamdır!” dedim ve “Yoksa sen kendini o mu sanıyorsun?” diye çıkıştım. Ben bu esnada duran o beyaz atının arkasından yürüdüm gittim. Konuştuğum kişinin Atatürk olduğunu öğrendiğimde ne kadar kahroldum anlatamam. Geceler boyu ağladım; “Acaba onu çok üzdüm mü” diye düşündüm. Hala da aklıma geldikçe ağlıyorum. Ona öyle konuşmuş olmak çok gücüme gidiyor.


 

Yüzünü hatırlıyor musunuz?
Bakışını ve tebessüm edişini hatırlıyorum. Şapkasının gölgeliği gözlerini kapatmıştı. Ancak bana baktığı sırada sevgi dolu yüz ifadesini net hatırlıyorum. Çok zayıftı. O zaman burada manevra varmış Çorlu’ya gelmiş.

Bir daha karşılaşmadınız öyle mi?
Hayır. Bu hatıramın üzerinden neredeyse 80 yıl geçti. Bir gün ne oldu biliyor musunuz? 
Hastaneye muayeneye gittim. Doktorum Adem bey (Topaloğlu) ile sohbet ederken bu anımı paylaştım kendisiyle. Bana Atatürk’ün o gün üzerinde olduğu beyaz atın fotoğrafını gösterdi. İnanamadım. Gözümde ‘sarı nokta’ rahatsızlığı olmasına rağmen gerçekten oydu. Tanıtım atı. İnanılmaz bir duyguydu. Yaşadığım o an yeniden canlandı gözümde.

Bir İsmet İnönü ile karşılaştığınızı biliyoruz. O anı anlatır mısınız?
İsmet İnönü’yü ilk kez 5 yaşında gördüm. O zaman henüz Türkiye’ye gelmemiştik. İnönü Sofya’ya eşiyle birlikte toplantıya geliyor. Kızı ve iki çocuğu da yanında. Biz Türk çocuklarını karşılamak için götürmüşlerdi. Eşinin başında geniş beyaz bir şapka vardı. Çiçek verdim. Bana adımı sordum. “Şüheda” dedim. Yıllar sonra biz Türkiye’ye geldikten sonra İnönü bu kez Tekirdağ’a gelmişti. Muratlı caddesinde bir yere. O zaman öğretmenim söyledi bana. İnönü’ye götürmem için bana çiçek verdi. Götürdüm. Bana yine adımı sordu. Söyledim. O esnada beni tanıdı. Sofya’da gördüğünü hatırladı. Yanındaki görevlilere; “Bu çocuk saat 12:00’da hükümet binasına gelsin” dedi. Atatürk’ün de İnönü’nün de inanılmaz zeki olduklarını ve kafalarının muazzam çalıştığını zaten ilerleyen yıllarda gördük. Hatırlıyorum İsmet İnönü, 60 yaşındayken katılacağı bir konferansta sunumunu sırf İngilizce yapabilmek için İngilizce öğrendi.

Atatürk’ün vefat haberini ilk öğrendiğinizde ne yaptınız? Hatırlıyor musunuz?
Hiç unutur muyum! Atatürk’ün vefatını duyduğumda okulda oyun oynuyorduk. Yıl 1938. Okulun karşı tarafında Halkevi var. Onun camından biri boğuk bir sesle etrafa bir şey haykırıyor. Durup dinledim. O kişinin hıçkırıklara boğularak Atatürk’ü kaybettiğimizi söylüyordu. Ağlayarak anneme koştum. Evde yemek yapıyordu. Hatta balık kızarttığını hatırlıyorum. Çok büyük üzüntü duyduk. Annem tavayı yere fırlattı. Çok ağladık. Sonrasını hatırlamıyorum.

İlkokulu bitirdikten sonra öğreniminize devam ettiniz mi?
İlkokul 5. sınıftan sonra öğretmenim beni devlet imtihanına soktu. Sınava Trakya’dan 300 kişi girdik sadece ben kazandım. Çamlıca Kız Lisesi’ni kazandım. Müdür çağırdı hemen ‘git’ dedi. Gittim. Orta ve liseyi Çamlıca Kız Lisesi’nde yatılı olarak bitirdim. İnanır mısınız; o yatılı okulda okurken bile, çocuk yaşta Atatürk’e verdiğim o cevabımın üzüntüsü dolayısıyla çok ağlardım.


 

Hangi mesleği seçtiniz?
Sağlıkçı olarak mezun oldum. Laboratuvarda görev yaptım. Yıllarca çalışmadığım hastane kalmadı. Tabi o zaman imkanlar kıt. Öyle zorluklar çekmişiz ki şimdi anlıyorum. Bugün hastaneye gittiğinizde kısa sürede tahlil sonuçlarını alabiliyorsunuz. Ne büyük imkan!

Ne zaman evlendiniz?
Ben 11 yaşında evden ayrıldım. İstanbul’da okudum. Fakültede de 1. sınıftayken evlendim. Sadece yaz aylarında Tekirdağ’a gelebiliyordum 1,5 ay. O kadar.

Eşiniz ne işle meşguldü?
Eşim Avukattı. Aynı zamanda Yeni Sabah Gazetesi’nde İdare Müdürüydü. Bun de gazetede “Şuşu” mahlasıyla yazıyordum. Yasaktı çünkü. Eşim, “gazete içine girme, çok şeye karışırsın” dedi. Beni biliyor çok şeye karışırım, haksızlığa da tahammül edemem. Eşimi de kaybettim.

Siz gazeteciliği ne zaman bıraktınız?
Ne bırakması. Bilakis 40 yaşında okuluna gittim, eğitimini aldım. O zaman fakülte mezunlarına hak tanıdılar. Başvurdum. Eşim de başvurdu ama beni seçtiler. Ben okudum. Annem bana; “Yapmak isteyeceklerin bitmeyecek mi? Hep okuyorsun.” derdi.

İhtilal dönemlerinde gazetecilik yaptınız mı?
Evet. 1960 ihtilalinde ben gazeteciydim. Durumu en iyi bilen kişilerden biriydim. Hatta o kadar ki; (Adnan) Menderes, (Fatin Rüştü) Zorlu ve (Hasan) Polatkan ile Florya’da yazlığımız aynı yerdeydi. Biri alt katımda biri bitişiğimde oturuyordu. Çok zor yıllardı.

Bugün geriye dönme imkanınız olsa ne yapardınız?
Yapmak istediklerinizin yaşla başla alakası yok ki. Bugün de istesem, istediğim şeyleri yapabilecek gücüm var çok şükür. Yazamıyorum mesela bu çok gücüme gidiyor. Yazmak isterdim. 

Hatıralarınızı yazdırdığınızı biliyoruz. Bu anılarınız kitap olacak mı?
Evet. Hatıralarımı yardımcımla birlikte yazıyorum. Şimdiden 3 defter doldu.

Hayalini kurup da yapamadığınız şeyler var mı?
Hiç yok desem inanır mısınız? Ben yaşadığım 90 yıl içinde yapmak istediğim her şeyi yaptım. 40 yaşımda gazetecilik okudum. Hayal edip de gerçekleştiremediğim hiçbir şey yok! Varna’da anaokulunun bahçesinde var olan salkım söğüt bahçesinin aynısını yaptım Tekirdağ’da. Babamın istediği ağacı dahi getirtip diktik buraya. Babamın ağacı diye her gün ilgileniyorum. Bu ev anılarımla dolu. Hiç yeni bir şeyim yok. Bu evde tarih var, anılarım var. Bu evi hiç kimseyle paylaşmak istemiyorum.

Bir şeyleri geri getirme imkanınız olsa, en çok neyi isterdiniz?
Mustafa Kemal’in geri gelmesini çok isterdim. Türkiye’den bir Mustafa Kemal çıksa keşke!
Atatürk dünyanın tanıdığı en büyük lider. 7-8 devlete karşı gelerek, Çanakkale’de elle atılan toplarla mili düşmanla mücadele edilmesi, kalbine isabet eden kurşunun ona zarar vermemesi olacak iş değil. Bu ona Allah’ın bir lütfuydu. Benim kütüphanem Atatürk ile doludur. Evimde Atatürk köşesi var. Bütün kitapları, onu yazan bütün kitapları okudum. Doyamadım, doyamıyorum.

Son söz olarak, bu röportajı okuyan okurlarımıza, hayat tecrübelerinize dayanarak neler söylemek istersiniz?
Sağlığınızın kıymetini bilin. Çok çok çok çalışın. Çalışarak üstesinden gelemeyeceğiniz hiçbir şey yok!

 

YORUM YAZ